İnsan çoğu zaman kendini ifade ederken ve en çok da anlaşılmadıkça yükselen sesinden yorulur. Çünkü sesini yükseltmek değil, sürekli kendini açıklamak tüketir ruhu.
Her cümlenin sonuna “yanlış anlaşıldım” demek zorunda kalmak… insanın içindeki en sessiz çöküştür.
Ancak garip olan şu ki;
Dünya iletişim çağında olmasına rağmen kimse gerçekten birbirine temas etmiyor.
Herkes konuşuyor, kimse duymuyor.
Herkes görünmek istiyor, kimse görmek istemiyor. Ve insan bir noktadan sonra şunu fark ediyor: Bazı kalabalıklar içinde kendini anlatmak, boş bir salonda keman çalmaya benziyor. Nota doğru olsa bile alkış gelmiyor. Çünkü sorun sesin güzelliği değil, dinleyenlerin ruhunun çoktan sağırlaşmış olması.
En büyük ironi de burada başlıyor zaten. Herkes “kendin ol” diyor ama sadece işlerine gelen hâline bakıyor. Fazla düşünürsen yorucu, fazla hissedersen kırılgan, fazla susarsan kibirli hatta ezik, fazla konuşursan sorunlu oluyorsun. Sonra bir gün anlıyorsun ki; insan sadece kendi yankısını seviyor, onu dinliyor, baksa bile görmüyor, temel yargısıyla hüküm verebiliyor. Seni dinler gibi yapıp asla duymuyor sadece kendi fikrine sıra gelmesini bekliyor.
Bu yüzden birçok sohbet iletişim değil,
sadece anlatım oluyor.
Oysa gerçek bağ iki insanın aynı sessizlikte huzur bulabilmesidir. Bazı ruhlar konuşmadan da birbirinin yükünü hisseder. Açıklama istemez, savunma beklemez. İnsan bir kez orada yorulmadan var olabilirse ve tabiki değerini de anlayabilirse, sonuç muazzam bir iletişimle “biz” diyebilmenin huzuruyla taçlanıyor.
Keman yayı meselesi de tam budur işte.
Aynı tel, aynı ağaç, aynı yay… yanlış elde çıkan sesin tahammülsüzlüğüne inat, doğru elde içindeki kırık notalara şifa gibi dokunuyor.
Demek ki mesele hiçbir zaman yalnızca “ses” değildi. Sessizliğinde bile kaybolabilmekteydi.
Sessizlikte kayboluşun heyecanını yaşamış olanlara sevgilerimle ;)…
lizaçakır
