Bu dünya düzeninde iyi niyet saf dışı bırakıldı diye şikâyet eden çok. Ama kimse şu soruyu sormuyor:
gerçekten iyi miydik?
yoksa
onaylanmak için uyumlu muyduk?
Dönem dönem kendimizi ailemizin elçisi sanarız ya…(taşıyıcı, kurban, aracı, gölge). Onların suskunluklarını taşıyormuş gibi, yapamadıklarını yapacak gibi, yada onlara gururu inşa etmek gibi misyonlarımız vardır. Ne kadar kutsal bir rol, değil mi?
Ama gerçek şu: Elçilik, çoğu zaman kaçıştır. Kendi kimliğini kurmak yerine bir soyadını parlatmak. Kendi yarana bakmak yerine aile hikâyesini romantize etmek. Kendi korkularınla yüzleşmek yerine “kader” demek.
Bir noktada şunu fark ettim: Taşıdığım yüklerin çoğu bize ait değil. Ama onları bırakmak işime gelmiyor.
Çünkü yük, kimlikti.
Acı, anlamdı.
Fedakârlık, değer hissiydi.
Ve insan iyiliğe değil, önemli hissetmeye bağımlıdır.
“Ben ailemin sınavıyım” demek kolay.
Zor olan şu: Ben kendi konfor alanımın ürünüyüm.
Bu dünya düzeni iyi niyeti öldürmedi.
Sadece insanlar sınır koymayı öğrenemedi.
İyi olmakla ezilmek arasındaki çizgi, cesaretle çizilir. Fedakârlıkla değil. “Kimsenin eksik cesaretinin yükü benim değil, kimsenin hayal kırıklıklarının tazminatı ben değilim, kimsenin hayalini gerçekleştirme projesi hiç değilim.” Diyebilmeyi öğrenmeliyiz.
Yaşadıklarımız sınavsa, bu sınav başkasının yükünü taşımayı bırakıp kendi yükümü seçebilmem içindir. Çünkü insan, taşıdığı yükü seçtiği an yetişkin olur.
ve ne yazık ki en sert gerçek şu:
“fedakarlık” dediğimiz şey, sınır koyamamanın süslü adıdır.
•gerekli mi derseniz…?
…ŞAHSEN yaşanan onca ORTAK endişeye göğüs gerebilmek, mücadele ederken bile BİRLİKTE var olabilmek adına yaşanılan her GERÇEK duyguya isim vermek istemedim, istemem … tabiki bu istisnaların kaideyi bozmayacağı bir duygu durumu olduğu için biz genelleme yapalım yine de …:) ve diyelim ki;
…hal böyle olunca…
•iyilik ölmüş diyen bir toplumda kötü olunca kazanacağına inanlar için elbette gerekli değil• 😉
lizacakir
