Adalet bir kavram değildir yalnızca; bir titreşimdir. İnsanın kalbinde yankılanan, sessiz ama hükmü derin bir frekans… Dışarıda aranan adalet, içte duyulmuyorsa hiçbir kapıyı gerçekten açmaz.
hakikat, insanın kendi benliğinde fısıldar.
Her insan, iç âleminde bir teraziyi taşır. Kefeleri görünmezdir; biri niyetlerle, diğeri eylemlerle doludur. Bu terazi, ne kanunlarla ayarlanır ne de başkalarının sözleriyle.
Vicdanın berraklığı, ruhun aynasıdır. Ayna bulanıksa, görünen de çarpık olur.
Mistik öğretiler, adaletin önce “kendini bilmek”ten geçtiğini söyler. Kendini bilmeyen, neyi neden yaptığını fark etmeyen bir benlik; hüküm verirken hakikatten sapar. Çünkü benlik uykudayken adalet de uykudadır. Uyanış ise insanın kendi gölgesiyle yüzleşmesiyle başlar.
İnsan, en büyük adaletsizliği genellikle kendine yapar . Hislerini bastırarak, sezgilerini susturarak, kalbin sesini aklın gürültüsüne kurban ederek… Oysa, ruhun ihtiyacını duymak gerekli, ruhun aç olduğu yerde hüküm sertleşir, merhamet kaybolur.
Her karşılaşma bir imtihandır. Karşımıza çıkan insanlar, içimizdeki terazinin ayarını yoklar. Adalet sandığımız şey, çoğu zaman kendi yaralarımızın yansımasıdır.
Gerçek adalet, cezalandırmak değil; dengeyi hatırlamaktır. Evrende her şey dengeyle var olur. İnsan da içindeki dişil ve eril, akıl ve kalp, ışık ve gölge arasında uyum kurabildiği ölçüde adil olur.
hakiki adalet sessizdir.
Gösterişi sevmez, onay beklemez. İnsan, yalnız kaldığında, kalbinin derinliğinde verdiği kararlarla ölçülür.
Adalet, bir hüküm değil; bir hâlidir. Ve her insan, kendi benliğinde sakladığı kadar adildir.
lizaçakır
